GERİYE SAYIM BAŞLADI


15 Kasım 2016 Salı

BAŞLANGIÇ


2001 yılında kış mevsimi Ankara'da pek bir çetin geçmişti. Kent merkezi bir yana, çevre semtler olduğu gibi kar altına gömülmüştü. Yedek subay rütbesiyle askerlik yaptığım Beytepe Jandarma okullar komutanlığının olduğu mevki fazlasıyla yüksekte kalan bir bölgedeydi. Kar yağdığı zaman oraya bir başka yağıyordu. Akşamları servisler tren vagonları gibi uzun kuyruklar oluşturuyor ve hava şartları nedeni ile mesai saati sonrası okulun tahliyesi epey uzun sürüyordu. Bir akşam yine görev yaptığım Hizmet bölüğünün asker yemekhanesinin camından bu çileyi izlerken, bir taraftan da elimdeki ajanda açık vaziyette, bir şeyler karalamaya hazırlanıyordum. O akşam ilham perileri beni pas geçmişlerdi. Tek bir çizgi bile çizmeden kapattım kapağını. Ajandanın kılıfı, üzerimdeki haki renk eğitim kıyafetinin kumaşından yapılmıştı. Pek bir modaydı bu ajanda kılıfları rütbeliler arasında. Okulun terzi atölyesindeki ustalar dikiyorlardı bunları. Bir tane de benim için dikmişlerdi. Çok sevmiştim ve bir aksesuar gibi hiç yanımdan ayırmıyordum. Bir sürü desen çizecektim içerisine. Ejderhalar, savaşçılar, şövalyeler çizecektim. Kalktım yerimden. Birlik içerisindeki misafirhanede kalmayı tercih etmemin ne kadar doğru bir karar olduğunu bir kez daha anlamıştım o uzun servis kuyruğuna son bir kez daha bakarken. Ardından sessiz yemekhanenin içinde, masaların arasından geçerek dışarıya doğru ilerledim. Gidip biraz dinlenme vaktiydi.

Kış çetin geçti ve sonunda ilkbahar geldi. İlkbahar beraberinde saha çalışmalarını da getirecekti. Emrime verilen elli asker ve bir kamyon dolusu çam ağacı ile sahaya indim. Bana eşlik eden, aynı zamanda Orman Mühendisi olan asteğmen arkadaşımla beraber, bize gösterilen bölgelere ağaç dikmekten sorumluyduk. O, mesleğini icra etmek suretiyle bölgedeki uygun noktaları belirleyip bize gösteriyordu. Ben de askerlerin ağaçları dikmelerini sağlıyordum. Gün sonunda kamyon kasasında kalan son ağaç benim olurdu. Askerler öyle istiyorlardı. 'Bu da senin ağacın olsun komutanım' diyorlardı. Ben de onları kırmayıp kolları sıvıyordum. Önce çukuru açıp sonra komutan ağacını dikiyordum. Bu, onların gözündeki saygınlığımı da arttırıyordu. Beni seviyorlardı ve saygıda kusur etmiyorlardı. 

Bir gün yine arazide öğlen yemeği arası verdiğimizde, ajandamın kapağını açtım. Dev bir savaşçı çizdim. Çevresinde de ona saldıran paralı askerler resmettim. Peşinden yan sayfaya, resimde olan olayı yazmaya başladım. Bir sayfalık kısa bir açıklama gibi bir yazı olmuştu bu. Sonra çizdiğim karakterlerin altına isimler yazdım. O anda aklıma gelen isimlerdi bunlar. Gülümsedim ve ajandayı kapattım. Çalışmaya devam etme zamanıydı. Ertesi gün tekrar açtım ajandayı. Sayfayı çevirip yeni bir resim çizmeye yeltendim ama ilham perileri yanımda olmalarına rağmen beni farklı yönlendirmeyi tercih etmişlerdi. Çizmek yerine bir sayfa önce yazdıklarımı devam ettirdim. Hiç bir yere varmayacağını geçirdim aklımdan zira ortada somut bir konu dahi yoktu. Yine de yazmaya devam ettim. Birden fikirler uçuşmaya başladı. İlk bölümün ilk paragrafından başlamak üzere yazmaya başlamamıştım ama belki de tam ortada olacak bir bölümün çevresinde şekillenen yeni bölümler gün yüzüne çıkmaya başlamıştı. Bu süreç bir ay kadar sürdü. Ardından konunun ana hatları tümden oturmuştu. Artık bir kitabım olmaya başlamıştı. Heyecanla yazıyordum. Aralara da çizimler yapmaya devam ediyordum. Askerlik görevim bittiğinde, elimde iki ajanda dolusu doküman birikmişti. Eve döndükten sonra ise, işe başlamamı ve evlenmemi kapsayan iki yıllık dönemde, o iki ajanda çalışma masamın çekmecesinde sessizce beni bekleyeceklerdi. 

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder