GERİYE SAYIM BAŞLADI


13 Kasım 2016 Pazar

KÖKLER


Doksanlı yıllar, üniversitede olduğum dönemdi. Eskişehir Anadolu Üniversitesi, Güzel Sanatlar Fakültesinde öğrenim görüyordum. Olmam gereken yer Animasyon bölümüydü ama kader beni İç Mimarlık bölümüne yönlendirmişti. Fakülteye girmek üzere bir yıl hazırlandığım özel yetenek sınavında bir öğretmen, çizimlerimi çok beğenmişti ve onun sınav sırasında bana ve çizdiklerime olan yaklaşımlarından, sınavı kazanacağımı hissetmiştim. 'Neden kompozisyonun arkasına duvar çizmiyorsun?' diye sormuştu bana. Ben de 'Gölge çizeceğim objelerin ardına. O şekilde belli edeceğim duvarı' demiştim. 'Haaaaaaa' dedi ve iki elini ardına bağlayıp masamdan uzaklaştı. Bir gün sonra listeler asıldığında, en yüksek puanla kazandığımı görmüştüm fakülteyi ancak Animasyon Bölümünü değil İç Mimarlık bölümünü kazanmıştım. Listenin en tepesindeki ismimi gördüğümüzde babamla beraber hem çok şaşırmıştık, hem de çok sevinmiştik.

Zaman hızla geçti ve okulun açılacağı gün geldi. Bizi neyin beklediğini bilmiyorduk şüphesiz ama o bekleyenlerin arasında en zorlu olanı Faruk Atalayer öğretmenimizin Temel Sanat Eğitimi ismi verilen dersi olacaktı. Bu dersi Animasyon Bölümü ve İç Mimarlık bölümü olarak hep beraber tek sınıfta alacaktık. Sınıfa ilk geldiğinde bu öğretmenin, sınav sırasında çizimlerimi ilgi ile takip eden öğretmen olduğunu gördüm. Daha sonra karşılıklı ilk sohbetimizde, benim İç Mimarlık bölümünü kazanmış olduğumu duymaktan memnun olmamıştı. Beni Animasyon bölümünde istiyordu ama üzerinde fazla da durmadı. Olan olmuştu bir kere. İlk derste bize ilk söylediği söz, 'Erkekler zengin bir kadın, kızlar da zengin bir erkek eş bulsunlar. Beni boşuna uğraştırmayın. Şimdi derhal bırakın gidin. Kalacaksanız bu eğitimin zorluğuna katlanacaksınız.' İçim buruldu biran. Lisedeki despot düzenin geri geldiğini düşündüm ve aynı sıkıntıyı üniversitede de çekeceğime inandım. İlk günler alışamadım yeni düzene. Faruk öğretmen içeriye girdiğinde ayağa kalkmaya yelteniyordum. Oysa üniversitede bu gerekli görülmüyordu. Asker gibi yetiştirilmiştik bu yaşa kadar. Durum farklıydı burada. Kimse bizi zorlamayacaktı. Üniversite, gerçekten bir meslek sahibi olmak isteyenlerin yeriydi. Yaparsan da yapmazsan da kendineydi. Bu doğrultuda mesajı ilk cümlede vermişti. Faruk öğretmenin ağzından dökülen bu ilk cümleleri o anda anlamamız beklenemezdi şüphesiz zira öylesine tecrübesizdik ki.

Temel Sanat Eğitimi, Güzel Sanatlar Fakültesi'nin olmazsa olmazıydı. Bu dersi geçemez isen bir üst sınıfa da geçemezdin. Görebildiğim kadarı ile sınıftaki kimse zengin bir eş bulmayı tercih etmedi. Kısa süre sonra pişman olacaktık zira Faruk öğretmen bizi inanılmaz bir ödev yağmuruna tutacaktı. Gün içerisinde yapılan çalışmalar bir yana, bir o kadar da evde çalışmamız için ödev veriyordu. Ders sırasında da biz çizerken bir yandan engin bir derya gibi sonsuzluğa uzanan bilgi birikimini bizlerle paylaşıyor, bizlerden gerçek sanatçılar ortaya çıkartmak için çabalıyordu. Ağzımız açık dinliyorduk anlattıklarını. Çılgın bir adamdı. İnanılmazdı. Basit hayatlarımız için öylesine özel bir tecrübeydi ki bu, zamanla büyüsüne kapılıp kaybolmuştuk bile. Ödevler ağır gelmemeye başladı. Sürekli ama sürekli çizim yapıyorduk.  'Akşam eve giderken sarı gassap kağıdı gibi olan kağıtlardan alacaksınız beş tane. Sonra da onlara haaart haart diye çizgi çalışması yapacaksınız kara kalem ile' diyordu bize. Yapıyorduk dediğini. Sene sonuna doğru bize eksik ödevlerimizi sezon bitmeden tamamlamamız gerektiğini, aksi taktirde sınıfı geçemeyeceğimizi söyledi. Sınıfta sessizlik oldu. Birbirimize baktık. Faruk öğretmenin asistanları hepimizi gözleri ile süzüp hain hain gülümsüyorlardı. Düşüncelerimizi okuyorlardı adeta. Öyle çok ödev yapmıştık ki, yapılmamış olanların listesini tutmuş olması imkansızdı. Yoksa değil miydi? Üzerinde pek durmadık ve çalışmaya devam ettik. Bir bayram tatilinde bize öyle bir ödev verdi ki, hepimiz isyan ettik. Yapamayız dedik. Sigarasından derin bir fırk çekti. Sonra öfkeyle 'Bu ödevi yapmayana kök söktürürüm' dedi sesini yükselterek. Konu kapanmıştı. Bayram tatilinde o hepimizi dehşete düşüren detaylı çizim ödevi yapılacaktı.

Sene sonu geldiğinde Faruk öğretmen ve iki asistanı sınıfa geldiler. Ellerinde bir tomar kağıt vardı. Herkesin ismini okumak suretiyle kürsüye çağırdılar. Kürsüye çıkıp kağıdını alan dehşetle irkiliyordu. Eksik ödevlerin listesi tutulmuştu. Benim tam yüz yirmi adet eksiğim vardı. Bu kadar eksikle hiç bir şey çizmediğimi düşünebilirsiniz. Oysa az uykusuz gece geçirmemiştim Eskişehir'de. Hatta hiç unutmam bir akşam üzeri yine sınıftayız. Faruk öğretmen bize 'Akşam bilardo oynayalım' dedi. 'Oynayalım ama bir sürü ödev verdiniz' dedik. Güldü. 'Ben bilmem' dedi 'Bilardo da oynayalım ödevleri de yapın' Bu şartlar altında eksikler bu kadar ise yaptıklarım ne kadar siz düşünün. Tüm listeler dağıtıldığında hiç birimizin o andaki ortamda sınıfı geçemeyeceğini fark etmiştik. 'Hepiniz bütünlemeye kaldınız' dedi Faruk öğretmen. İki ay sonra bu ödevleri eksiksiz getireceksiniz ve herkes yaz sıcağında denize girerken burada bütünleme sınavı yapacağız'

Bir kaç hafta sonra Armutlu sahilindeki yazlığımızın balkonunda kendimi temel Sanat Eğitimi ödevlerini çizerken buldum. Herkes denize giriyordu ve ben çizmeye devam ediyordum. Sonra bir telefon çalma sesi duydum. Evde telefon yoktu. Sonra bir baktım ki yazlık sitenin bahçesinde bir telefon kulübesi var. 'Bunu da ne zaman getirmiş koymuşlar?' diye sordum kendi kendime. Telefon ısrarla çalıyordu. Kalemi kağıdı bırakıp aşağıya indim. Kulübeye gidip telefonu açtım. 'Alo?' dedim tedirgin bir ses tonuyla. 'Boşuna uğraşma' dedi karşıdaki ses. 'Mümkün değil yetiştiremezsin. Bu sene sınıfta kaldın!' Faruk öğretmenin sesiydi bu. Dehşete kapılmıştım. 'Vallahi billahi yetiştiriyorum çok az kaldı' dedim. Telefon kapanmıştı. 'Alo!' dedim acıyla ve yerimden fırladım. Hala balkon daydım. Kağıtlar oraya buraya uçuştu. İnsanlar denize girmeye devam ediyordu. Aşağıya baktım. Telefon kulübesi filan yoktu orada. Bu nasıl bir rüyadır? Günler birbirini kovaladı. Bütünleme günü geldi. Bize çok zor olmayan bir kompozisyon verdi Faruk öğretmen. Futbolcuların ter atma idmanı gibi düşünebilirsiniz. Asıl olan ödevler olmalıydı. Masalarımızı tek, tek gezip listeden kontrol ediyordu eksik var mı diye. Yanıma geldiğinde 'Nasıl gidiyor bakalım?' diye sordu. 'Hepsini bitirdim' dedim. 'Aferin' dedi. 'Fakat çok endişelendim ve hatta sizi rüyamda gördüm' dedim. Bir kahkaha attı. 'Nasıl gördün?' diye sordu. Anlattım. Onu hiç böyle görmemiştim. Gerçekten de neşeyle gülüyordu. Sonra ciddileşti. 'Size kök söktüreceğimi söylemiştim' dedi.

O sene hepimiz geçtik sınıfı ama inanılmaz bir temel sanat eğitimi almıştık ve bu türden bir eğitime tabi olduğumuz için çok şanslı olduğumuzu hala anlayacak kapasitede değildik. Bu bir senelik dönem, çizim konusunda elimi çok güçlendirdi. Fakültede okuyabilmek adına girdiğim sınavda çizdiklerim, çocuk resimleri gibi kalıyordu artık. Faruk Atalayer, sanatçı olmayı gerçekten isteyenlerin önünü kırbacıyla acı vererek açan, ülkenin en aydın insanlarından biriydi. Hala da öyle.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder