GERİYE SAYIM BAŞLADI


28 Mart 2017 Salı

ŞANTİYELER


Hani askerler vardı ya, komutanım ne yazıyorsun diye soran, onları ordu görevim bittiğinde bir daha görmem sanıyordum. Oysa hayatın kendisi de bir askeri düzen değil mi? Beraber çalıştığım yüzlerce askerden sadece bir tanesini gördüm geçen yıllar sonrasında. O da ne tesadüftür benimle aynı mahallede oturuyormuş. Bir yaz mevsimi pazar sabahı ikimiz de altlarımızda şort ve üzerimizde tişörtlerle bakkaldan ekmek almaya giderken karşılaştık kaldırımda. Göz göze geldiğimizde gülümsedi. Ayağında spor ayakkabılarla esas duruşunu gösterip selamladı beni. ‘Komutanım günaydın’ dedi. Ben de selamını aldım. Bir kaç saniye için tekrar asker olmuştuk çünkü birbirimizi sadece o şekilde tanıyorduk. Ardından kucaklaştık ve biraz sohbet ettik. Askerlerimden başka birisiyle bir kez daha karşılaşma fırsatım olmadı.

Mesleğim olan iç mimarlığın önemli bir kolu olan şantiyecilikte uzun süreler geçirdim. Bütün gün ekiplerin başında durmak suretiyle işleri yönettim. Askerlik sonrası ilk şantiyemi yaparken fark ettiğim detay, her ne kadar benim askerlerim olmasa da, çalışan ekiplerin askerliğini yapmış o çocuklardan oluştuğuydu. Artık sivil kıyafetler giyiyorduk ve sivil işleri yapıyorduk ama tuhaf bir şekilde ortam askeriyedeki gibiydi. Belirli mesai saatlerinde çalışan işçiler, başlarında duran ve işi organize eden bir iç mimar, yemek saatleri, çay saatleri, çay saatlerinde işçilerle oturup çay içen ve sohbet eden iç mimar. Askerken yazdığım ajanda çoktan dolmuştu ama ben yeni ajandalara yazmaya devam ediyordum. O dönemde yazdıklarımda ordu düzeninden etkilendiğim açıkça belli olur. Şimdi ise gittiğim kentlerde tanıştığım insanlardan ilham alıyordum. Çok eğlenceliydi. Bu sefer ağaç diken askerlerin başında değil ama kaynakçı ustaların başında. Dedim ya sivil olmamız dışında yine asker gibiydik. Memnun olduğumu söylemeliyim zira o günleri zaman, zaman hatırlayıp özlediğim olmuştur. Bittikten sonra hep güzel taraflarını hatırlarsın ya olayların. Ölüm ile burun buruna gelebileceğin bir operasyon bölgesinde olmadığın sürece askerlik de öyledir işte.

Yine o şantiye günlerinden birisiydi. Yıl 2011 olmalı. Rüzgarların Ötesinde kitabımı toparlayıp bitirdiğim sene. Modern alt ve üst yapısıyla her zaman hayranlığımı kazanmış Bursa kentindeydim. Akşam olmuştu ve alış veriş merkezi inşaatında neredeyse kimse kalmamıştı. Teslim tarihi yaklaştığından, kaynak ustası bir çalışanımla beraber mesaiye kalmıştık. Bu gece duvar demir bölüntü işlerini tamamlayacaktık. Tabi ben elimde proje işe yön verecektim, o da yapacaktı. Gerçi tez canlıyımdır babam gibi. Çok el atıp malzeme taşımışlığım ve ustalara yardım etmişliğim vardır. Bir keresinde şantiye şefi yaptığımız mağazayı ziyaret ettiğinde, ustalarla beraber duvar bölüntü malzemesi taşıyordum. Yetkili kişiyi sordu şantiye şefi. Yanına gittim. Şöyle bir beni süzüp, ‘Usta demedim’ dedi ‘Başınızdaki mimarı sordum.’ Gülümsedim. Çalışanların başındaki kişi olduğumu anlamamış olması benim için gurur verici mi yoksa aşağılayıcı mı olmalı diye geçirdim içimden. Sonra gurur verici olduğuna karar verdim. ‘Başımızda mimar yok’ dedim. ‘Neye göre çalışıyorsunuz o zaman?’ diye sordu. ‘Benim dediklerime göre’ dedim. ‘Ben iç mimarım.’ Adam şaşırdı. ‘Sizi sordum ya işte’ dedi kekeleyerek. ‘Mimarı sordunuz’ dedim. ‘Ben iç mimarım’ Aslında ne olduğumun bir önemi yoktu o ortamda ama kendine olan güvenini ukalaca bir tavırla sergilemesi hoşuma gitmemişti. Kısaca bir kaç teknik soru sordu mahcup bir tavırla ve sonra yanındaki ekip arkadaşlarıyla oradan ayrıldı.

Dedim ya bir usta bir iç mimar çalışıyorduk o gece şantiyede. Ne şantiye şefi ne başka biri kalmıştı. Usta ilerleyen saatlerde mola verip cebinden bir sigara çıkarttı. İçmediğimi biliyordu ama bana da ikram etti kibarlık gereği. Sonra sohbet etmeye başladık.
‘Biliyor musun Cem bey’ dedi, bu alışveriş merkezinin ardındaki tepelerde rahmeti dedemin yaşadığı bir köy var.’
‘Öyle mi?’ dedim ‘Nasıl bir yer?’
Sigarasından bir fırk aldı.
‘Çocukluğum orada geçti. Hayaletli köy diyorlardı ama oraya. Hala da öyle diyorlar gerçi’
İlgimi çekmişti. Merakla anlatmasını istedim. Merakım onu da keyiflendirmişti. Başladı anlatmaya.
‘Dedem bir gece kuyudan su çekmeye çıkmış. Sonra kuyunun başına vardığında bir karaltı görmüş. Köydeki arkadaşlarından birisiymiş bu. Bu saatte ne yapıyorsun burada diye sormuş buna’ diyerek devam etti usta. Hikaye bittiğinde sessizlik oldu şantiye içerisinde. Dışarıdaki tali metal kapılardan birisi gıcırdadı. Usta o karanlıkta sigarasından bir fırk daha çekti. Bu sefer derin bir fırktı bu.
‘Korktun mu Cem bey?’ diye sordu keyifle. Yüzümdeki ifadeyi korkma ifadesi olarak algılamıştı ama ben anlattığı anonim hikayeyi çoktan derleyip toparlamaya başlamıştım kafamda.
‘Ustam’ dedim ‘Ben bir kitap yazıyorum. Dedenin yaşadığı bu olayı kitabımda kullanmak isterim. İznin olur mu?’
Bu sefer şaşırma sırası ondaydı.
‘Olur’ dedi ‘Ancak kitap basıldığında bana da bir kopya hediye edeceksin. İmzalı istiyorum’
O gece geç gittim kaldığım otele. Sabah tekrar şantiyeye dönecektim ama o hikayeyi yazmadan uyumam düşünülemezdi. Bir duş alıp, Bursa'nın rengarenk otel tabelalarıyla dolu caddesine bakan penceremden içeriye dolan rüzgarı göğsüme çekerek başladım yazmaya.

Kürküme sarınıp dışarıya çıktım. Etraf zifiri karanlıktı. Zamanla gözüm karanlığa alıştı. Hanın biraz ilerisindeki çeşmeye doğru yürümeye başladım. Rüzgâr insanın içine işliyordu. Çam ağaçlarının arasında gezinen sert rüzgâr çok ürkütücü uğultular çıkartıyordu. İçim ürperdi birden. Sonra güldüm kendi kendime. Bu kadar yaşadığından sonra ağaçlar mı seni huzursuz etti Xhales diye geçirdim içimden. Feneri kaldırdım havaya doğru. Önüme tutup çeşmeye doğru yürüdüm. Sonra çeşmenin başında birisinin olduğunu gördüm. Olduğum yerde çakılıp kaldım. Kim olduğunu algılamaya çalıştım. Benim için bile çok karanlıktı. Sağ elim kılıcıma gitti. İçimi rahatsız edici bir his kapladı. Yavaş adımlarla tekrar yürümeye başladım. Yaklaştıkça çeşmenin başındaki siluetin Helernsia olduğunu gördüm. 

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder