18 Haziran 2017 Pazar

HAYALLERİN PEŞİNDE BİR KÜÇÜK ÇOCUK


          Etrafımdaki arkadaşlarımın ve aile bireylerinin çocuklarını izlediğim zaman, gerçekte içimizdeki her şeyi ebeveynlerimizden aldığımız ve o tecrübeler üzerine yeni bir dünya inşa ettiğimizi açıkça görebiliyorum. Bunun böyle olduğu şüphe  götürmez ama kendi adıma Amerikayı tekrar keşfetmek gayet keyifli bir tecrübe. Anne ve babanız ne ise, siz o noktadan başlayıp, kendi karakterinizi oluşturuyorsunuz. Bu yazıyı 2017 yılı babalar gününde yazıyorum ve şüphesiz yazımı babama ithaf edeceğim. Çılgın ve her daim iyi niyet üzerine kurulmuş güçlü enerjisini bomba gibi ortalıkta patlamaktan kendisini alıkoymayı bir türlü öğrenemeyen güzel insan, huzur içinde uyusun.

            İlkokul dördüncü sınıfta okuduğum o güzel günlerde, babam kardeşim ve benim ruhlarımızı güzel heyecanıyla desteklemeye ve büyütmeye çoktan başlamıştı. Dedim ya kontrol etmesini bilmezdi heyecanını diye, en iyi örneklerinde biri, bize Barbar Conan’ın çizgi romanlarını satın alıp getirmesiydi. Amerika’da aile izni ile çocukların okuyabileceğine dair etiketler taşıyan bu çizgi romanlar, Türkiye’de herhangi bir yaş grubu için okunabileceğine dair ibare taşımıyordu. Ama ne ihtişamlı bir çizgi romandı o. On yaşındaydım ve karanlık, küçük odamdaki penceremden çok uzaklara taşmıştı hayal gücüm. Her fasikülü elli defa okuyordum. Sürekli içinden bakarak çizimler yapıyordum. Bir gün annemin eline geçti fasiküller. İlk açtığı sayfada, dikdörtgen şeklinde mermerden bir sütun üzerine zincirlerle bağlanmış genç kıza saldıran dev fareler resmedilmişti. Kız çığlık çığlığa bağırıyordu. Şüphesiz Conan onu kurtaracaktı ama annem sadece gördüğü o korkunç kare ile ilgileniyordu ve akşam eve geldiğinde babamı fırça bekliyordu.

            Daha geriye gidelim. İlk okul ikinci sınıfa giderken yani sekiz yaşımda iken, kara kaplı tarihi geçmiş bir ajandaya hikayeler yazmaya başlamıştım. Bugün okuduğumda öylesine absürt hikayeler ki, insanın gülmekten karnı ağrıyor. Mavi saatin içinden çıkan aslanlar mı dersin, işgalci uzaylılar mı dersin,  her türden tuhaflık vardı içerisinde. Babama gösterdim bunları. Hiç bir ilgisizlik belirtisi görmeden sayfaları tek, tek okudu. Sonra dedi ki “Bu emekler boşa gitmemeli. Bir yayın evine verip basılmasını sağlamalıyız.” İnanamamıştım. Ertesi gün, ajandamı da alıp gitti işe. Heyecanla bekledim akşama kadar. Kitabım basılacaktı. Müthiş bir olaydı. Nihayet akşam olduğunda babam elinde bir dosya ile geldi. Bütün yazdıklarım özenle dosya kağıtlarına daktilo ile geçirilmişti. En ön sayfada ise yazan Cem Akyürek diye ismim işlenmişti. Dosyayı bana uzattı. “Yayın evindeki yetkililer çok beğendiler ve kitabını basmaya karar verdiler. İlk kopyayı da sana gönderdiler.” dedi. Öylesine heyecanlanmıştım ki, dosya kağıtlarına daktilo edilmiş kağıtların, basılı bir kitap olamayacağı düşüncesi aklımın ucundan bile geçmemişti. İlk kitabım basılmıştı işte. Daha ötesinin bir önemi yoktu. Bu kelimelerle anlatılacak bir mutluluk değildi.

            Aradan yıllar geçip bilinçlendiğimde öğrenecektim o yazıları ofisteki sekreterin kağıda daktilo ettiğini. Kandırılmış gibi hissetmedim. Aksine bana verdiği kıymet ile beni bugün olduğum adam yaptığı için babamla guru duydum. Çocuklarımızla ilgilenmek ve onları gelecekte dönüşecekleri birey olmaya hazırlamak, onlara peşinden gitmek isteyecekleri bir hayal vermek çok önemli.

Sevgili Soner Canözer’in bir şarkısında söylediği gibi, ‘Oysa ki kaybetsek de tüm savaşları, inandığımız masallar kadar yaşıyoruz’ Babalar günü kutlu olsun. Ne mutlu gerçekten baba olabilen ve birey yetiştirme gücünü içine taşıyanlara. 

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder