GERİYE SAYIM BAŞLADI


9 Aralık 2017 Cumartesi

KARAKTER TANITIMI - XHALES

SHALES – Yarım elf – Savaşçı (59 yaşında)

Shales’in annesi ve babası, o dönemde bir elf ve bir insanın aşkı hoş karşılanmasa da birbirlerini çok sevmiş, ölüm onları ayırana kadar beraber olmuşlardı. Babasının görevi sebebiyle uzun süreler birbirlerini görememiş olmaları bile bu sevgiyi sekteye uğratamamıştı. Babası Edenheria ordusunda subay olan Shales, çocukluğunun neredeyse tamamını elf annesi ile beraber elf diyarı Zevitheria’da geçirmiş, gençliğe adım attığı ilk dönemlerde insan diyarı Edenheria’ya giderek orada artık ordudan emekli olmaya hazırlanan babasından eğitim almıştı. Askeri stratejiler, tarih bilgisi ve dövüş sanatları konularında Edenheria ordusunda eğitim alan Shales, yay ve kılıç kullanma konusunda uzmanlaştı. Daha sonra babasını da yanına alarak Zevitheria’ya geri döndü. Babasının emekliliğini takiben Zevitheria’da tekrar bir araya gelen aile, uzun yıllar mutlu yaşadılar. Ancak zamanı geldiğinde, bir elf ve insan arasındaki hayat süresi sebebiyle, ne yazık ki çok sevdiği babasından ayrı kalan Shales, babasının ölümünden sonra uzun bir süre annesiyle beraber yaşadığı dede yadigârı evinde inzivaya çekilmişti. Bir gün çocukken çok iyi anlaştıkları elf kuzeni Hrycanus çıka geldi. Onu yanına alarak Zevitheria’nın başkentine götürdü. Orduda parlak bir gelecek vadeden Hrycanus, o dönemde binbaşı rütbesi taşıyordu. Shales yarım elf olduğu için orduda subay rütbesi alıp yükselme şansı yoktu. Kanunlar yarım elflerin orduda rütbeli olmasına izin vermiyordu. Kader bir şekilde Shales’in yolunu Zevitheria kralı Ryasharius’la birleştirdi ve kral onu bir melez olmasına rağmen kabullendi. Başarılı asker kuzeni Hrycanus’un da referans olmasıyla Shales, kral Ryasharius’un güvenilir adamlarından biri oldu. Neredeyse bir elf kadar uzun yaşamı olan melez Shales, bir elf için bile fazla olan inanılmaz maceralarla dolu hayatını kaleme aldı. Yaşadıklarını kendi ağzından, yazdığı olaylarla bağlantılı diğer bölümleri biraz kurgulayarak, biraz da kılıç kardeşlerinden dinledikleriyle harmanlayarak yazdı. Tam on altı yıl çalıştı ve “Rüzgârların Ötesinde” ismini verdiği kitabı, yaşadığı dönem hakkında önemli tarihi detaylar içermesinden dolayı, Zevitheria krallık kütüphanesinin en değerli el yazması eserleri arasında yerini aldı.

8 Aralık 2017 Cuma

KARAKTER TANITIMI - HRYCANUS

HRYCANUS – Elf – Asker (99 yaşında)

Köklü ve soylu bir asker aileden gelen Hrycanus, aynı dedesinin babası, dedesi ve kendi babası gibi Zevitheria ordusunda eğitim almış bir subaydı. Daha çocukken askeri okulda eğitimine başlayan Hrycanus, döneminin en parlak öğrencilerinden birisiydi. Babası krala yakın yüksek rütbeli bir subay olan Hrycanus’un annesi ise, diyarın önde gelen soylu bir ailesinin kızıydı. Annesinin en az onun kadar güzel bir kız kardeşi vardı. Hrycanus’un henüz genç yaşlarda olduğu dönemde, annesinden küçük olan teyzesinin, dedesiyle sürekli bir tartışma içerisinde olduğunu hatırlıyordu. Hrycanus, zamanla bu sonu gelmez tartışmaların sebebinin, teyzesinin âşık olduğu ve evlenmek istediği adamın insan olmasından kaynaklandığını öğrenecekti. Ülkelerin orduları arasındaki öğrenci değişim programıyla Zevitheria ordusunda eğitim almak üzere Herfheine’e gelen bu uzun boylu, kahverengi gözlü ve açık kahverengi saçlı yakışıklı subay adayı, her zaman Hrycanus’a karşı sevecen olmuştu. Dedesinin tüm itirazlarına rağmen teyzesi bu insanla evlenmişti. Bu evliliğin meyvesi olarak doğacak olan kuzeni Shales ile Hrycanus’un hayat boyu sürecek bir bağları olacaktı.

7 Aralık 2017 Perşembe

KARAKTER TANITIMI - ANTHALUS

ANTHALUS – İnsan – Şövalye (29 yaşında)

Babası, Edenheria ordusunda general olan Anthalus, başkent Berantheus’da doğdu. Babası General Slavares aynı zamanda kral Zenal’in sağ koluydu. Annesi, başkentin seçkin ailelerinden birisinin kızıydı ve Slavares onunla evlenmek istediğinde, kral bizzat kızı ailesinden istemişti. Anthalus, babasının yolundan gitti ve askeri okulda eğitim aldıktan sonra şövalye okuluna kabul edilip, yıllarca iyi bir şövalye olmak için sınav verdi. Farklı bir çocuk olduğu okulun ilk yıllarında eğitmenleri tarafından anlaşılmıştı ve geleceğin iyi komutanlarından olması için özel olarak yetiştirildi. Babasının yolundan yürüyen Anthalus, zamanla hızla yükselip daha önce Edenheria ordusunda görülmemiş bir şekilde yirmi sekiz yaşında general rütbesi aldı. Yaşadığı dönemden çok uzun yıllar sonra bile ülkenin tarihindeki en genç general olarak hatırlanacak ve anısına saygı duyulacaktı.

6 Aralık 2017 Çarşamba

KARAKTER TANITIMI - ANTHALES

ANTHALES – İnsan – Şövalye (27 yaşında)

Küçük yaşta ailesi ile beraber başkent Berantheus’a göç eden Anthales, daha yedi yaşındayken şövalye olmayı kafasına koymuştu. Çoğunlukla fazla konuşmayan ve sessizliğini koruyan, daha çok dinlemeyi tercih eden sakin yapılı Anthales, konu şövalyeler olunca farklı bir çocuğa dönüşüyor, heyecandan yerinde duramıyordu. Ticaretle uğraşan babası, annesinin karşı çıkmasına rağmen oğlunun kalbinin sesine kulak vermişti. Başladığı halk okulunda yapılan seçmelerde, Kraliyet Şövalye Okulu’na gitmeye hak kazanan Anthales, babasının rızasıyla hayallerini gerçekleştirmek ve ülkesine faydalı bir asker olmak için eğitimine başladı. İyi bir şövalye olmanın yanı sıra, başarılı bir eğitmen olan Anthales, Kraliyet Şövalye Okulu’nun baş eğitmenliğine kadar yükseldi.

5 Aralık 2017 Salı

KARAKTER TANITIMI - ARATES

ARATES – İnsan – İzci (26 yaşında)

Edenheria’nın diz boyu yeşil çimenlerle sarılı bozkırlarında, bir çiftlik evinde doğan Arates, annesi, babası, babaannesi ve dedesiyle beraber geçirdiği mutlu çocukluk yıllarında dedesinden iz sürmek ve avlanmakla ilgili paha biçilmez eğitimler almıştı. Küçük bir çocuk için iz sürme konusunda fazlasıyla bilgili ve doğuştan yetenekli olan Arates, yakın bir köyde gittiği okulda okuma yazmayı öğrendikten sonra, arazide öğrendiklerini kitaplardaki bilgilerle pekiştirmeye başladı. Okumayı çok seven Arates, zamanının büyük bir kısmını tarihteki büyük avcılar ve iz sürücülerle ilgili hikâyeleri okuyarak geçiriyordu. Babası emekli bir asker olan Arates, bir gün babası ile beraber başkent Berantheus’a gitti. Hayatında ilk defa gördüğü kent onu büyülemişti. Babası ile beraber hâlâ aktif görevde olan bir arkadaşını ziyaret ettiler. O sırada babasının arkadaşı, birliğinden devriyeye çıkan ve iki gündür haber alınamayan bir askerin aranması için kurulan ekibi organize etmekle meşguldü. Arates babasına, askeri arayacak ekiple gitmek istediğini söyledi. Bir gece ellerinde meşalelerle aramaya koyulan on iki atlı askerin yanına katılarak araziye çıktı. Bir çocuktan beklenmeyecek profesyonellik örneği göstererek, ağaçların arasında gizlenmiş bir yamacın dibine düşmüş ve sakatlanan bacağıyla orada öylece kalmış olan askeri tek başına buldu. Askerin bağlı olduğu karargâhta bir kahraman gibi karşılanan Arates, okul eğitimine başkentte kalarak devam edecek ve yıllar sonra orduya dışarıdan hizmet veren bir izci ve danışman olarak görev yapacaktı.

4 Aralık 2017 Pazartesi

KARAKTER TANITIMI - ETHROBAN

ETHROBAN – Barbar – Savaşçı (21 yaşında)

Ethroban, Elanthore kralı Drodan’ın danışmanlarından biri olan Threorn’un oğludur. Çocukluk yıllarından itibaren bir savaşçı olarak yetiştirilen Ethroban, babasının görevi gereği onunla ve annesiyle beraber ülkenin birçok yerinde bulunmuştu. Bununla birlikte diyarın diğer krallıklarını da bir kaç kez ziyaret etme fırsatı bulan Ethroban, genç yaşta birçok arkadaşının görmediği kadar çok yer görmüş ve tecrübe edinmişti. Babası onu kendinden sonra yine krallığa hizmet edecek şekilde eğitiyordu.

3 Aralık 2017 Pazar

KARAKTER TANITIMI - ATHORIAN

ATHORIAN – Cüce – Savaşçı (65 yaşında)


Cüce kral Trothraad’ın büyük teyzesinin tek erkek evladı olan Athorian, Urbe Lapidem kentinin yakınlarında, bir tepenin üzerinde bulunan ve krallık tarafından nesillerdir ailesine tahsis edilmiş olan sarayda büyüdü. Çocukluğunda annesi ve babasının yanından hiç ayrılmayan Athorian, gençliğini başkent Urbe Lapidem’de, kuzeni kral Trothraad’ın yanında askeri ve siyasi eğitim alarak geçirdi. Bir süre sonra kralın danışmanları arasına dâhil olan Athorian, ülkesi adına alınan birçok siyasi kararda krala destekçi oldu. Siyasi bilgisinin yanında savaşçı yönünü de fazlasıyla geliştiren Athorian, iyi bir yurt sever, savaşçı ve danışman olarak Thronbaad krallığına hizmet edecekti.

2 Aralık 2017 Cumartesi

KARAKTER TANITIMI - THAREN

THAREN – Kanatlı – Prens (30 yaşında)

Terra Alatum kralı Eneron’un tek oğlu olan Tharen, ülke tarihinde halk tarafından en çok sevilen prenslerden birisiydi. Gençliğinin tümünü Terra Alatum ordusu askeri okulunda eğitim alarak geçirdi. Babası kendisinden sonra hem siyasete hem de askeri stratejilere hâkim güçlü bir varis istiyordu. Eğitimlerde gösterdiği başarı ve alçak gönüllü tavrıyla aynı zamanda askerler arasında da çok sevilen Tharen, Edenheria ordusu ile beraber, sekiz yıl önce sınır anlaşmazlığı yüzünden çıkan savaşta, Trusborg ordusuna karşı verilen mücadelede sergilediği kahramanlıklarla destan yazmıştı. Edenheria ordusunda o zaman genç bir şövalye iken hızla yükselip şimdilerde general olan Anthalus ile dostluğu, kısa süren ama önemli sonuçları olan sınır savaşında omuz omuza verdikleri mücadeleye kadar uzanıyordu.

20 Eylül 2017 Çarşamba

18 Haziran 2017 Pazar

HAYALLERİN PEŞİNDE BİR KÜÇÜK ÇOCUK


          Etrafımdaki arkadaşlarımın ve aile bireylerinin çocuklarını izlediğim zaman, gerçekte içimizdeki her şeyi ebeveynlerimizden aldığımız ve o tecrübeler üzerine yeni bir dünya inşa ettiğimizi açıkça görebiliyorum. Bunun böyle olduğu şüphe  götürmez ama kendi adıma Amerikayı tekrar keşfetmek gayet keyifli bir tecrübe. Anne ve babanız ne ise, siz o noktadan başlayıp, kendi karakterinizi oluşturuyorsunuz. Bu yazıyı 2017 yılı babalar gününde yazıyorum ve şüphesiz yazımı babama ithaf edeceğim. Çılgın ve her daim iyi niyet üzerine kurulmuş güçlü enerjisini bomba gibi ortalıkta patlamaktan kendisini alıkoymayı bir türlü öğrenemeyen güzel insan, huzur içinde uyusun.

            İlkokul dördüncü sınıfta okuduğum o güzel günlerde, babam kardeşim ve benim ruhlarımızı güzel heyecanıyla desteklemeye ve büyütmeye çoktan başlamıştı. Dedim ya kontrol etmesini bilmezdi heyecanını diye, en iyi örneklerinde biri, bize Barbar Conan’ın çizgi romanlarını satın alıp getirmesiydi. Amerika’da aile izni ile çocukların okuyabileceğine dair etiketler taşıyan bu çizgi romanlar, Türkiye’de herhangi bir yaş grubu için okunabileceğine dair ibare taşımıyordu. Ama ne ihtişamlı bir çizgi romandı o. On yaşındaydım ve karanlık, küçük odamdaki penceremden çok uzaklara taşmıştı hayal gücüm. Her fasikülü elli defa okuyordum. Sürekli içinden bakarak çizimler yapıyordum. Bir gün annemin eline geçti fasiküller. İlk açtığı sayfada, dikdörtgen şeklinde mermerden bir sütun üzerine zincirlerle bağlanmış genç kıza saldıran dev fareler resmedilmişti. Kız çığlık çığlığa bağırıyordu. Şüphesiz Conan onu kurtaracaktı ama annem sadece gördüğü o korkunç kare ile ilgileniyordu ve akşam eve geldiğinde babamı fırça bekliyordu.

            Daha geriye gidelim. İlk okul ikinci sınıfa giderken yani sekiz yaşımda iken, kara kaplı tarihi geçmiş bir ajandaya hikayeler yazmaya başlamıştım. Bugün okuduğumda öylesine absürt hikayeler ki, insanın gülmekten karnı ağrıyor. Mavi saatin içinden çıkan aslanlar mı dersin, işgalci uzaylılar mı dersin,  her türden tuhaflık vardı içerisinde. Babama gösterdim bunları. Hiç bir ilgisizlik belirtisi göstermeden sayfaları tek, tek okudu. Sonra dedi ki “Bu emekler boşa gitmemeli. Bir yayın evine verip basılmasını sağlamalıyız.” İnanamamıştım. Ertesi gün, ajandamı da alıp gitti işe. Heyecanla bekledim akşama kadar. Kitabım basılacaktı. Müthiş bir olaydı. Nihayet akşam olduğunda babam elinde bir dosya ile geldi. Bütün yazdıklarım özenle dosya kağıtlarına daktilo ile geçirilmişti. En ön sayfada ise yazan Cem Akyürek diye ismim işlenmişti. Dosyayı bana uzattı. “Yayın evindeki yetkililer çok beğendiler ve kitabını basmaya karar verdiler. İlk kopyayı da sana gönderdiler.” dedi. Öylesine heyecanlanmıştım ki, dosya kağıtlarına daktilo edilmiş kağıtların, basılı bir kitap olamayacağı düşüncesi aklımın ucundan bile geçmemişti. İlk kitabım basılmıştı işte. Daha ötesinin bir önemi yoktu. Bu kelimelerle anlatılacak bir mutluluk değildi.

            Aradan yıllar geçip bilinçlendiğimde öğrenecektim o yazıları ofisteki sekreterin kağıda daktilo ettiğini. Kandırılmış gibi hissetmedim. Aksine bana verdiği kıymet ile beni bugün olduğum adam yaptığı için babamla guru duydum. Çocuklarımızla ilgilenmek ve onları gelecekte dönüşecekleri birey olmaya hazırlamak, onlara peşinden gitmek isteyecekleri bir hayal vermek çok önemli.

Sevgili Soner Canözer’in bir şarkısında söylediği gibi, ‘Oysa ki kaybetsek de tüm savaşları, inandığımız masallar kadar yaşıyoruz’ Babalar günü kutlu olsun. Ne mutlu gerçekten baba olabilen ve birey yetiştirme gücünü içine taşıyanlara. 

28 Mart 2017 Salı

ŞANTİYELER


Hani askerler vardı ya, komutanım ne yazıyorsun diye soran, onları ordu görevim bittiğinde bir daha görmem sanıyordum. Oysa hayatın kendisi de bir askeri düzen değil mi? Beraber çalıştığım yüzlerce askerden sadece bir tanesini gördüm geçen yıllar sonrasında. O da ne tesadüftür benimle aynı mahallede oturuyormuş. Bir yaz mevsimi pazar sabahı ikimiz de altlarımızda şort ve üzerimizde tişörtlerle bakkaldan ekmek almaya giderken karşılaştık kaldırımda. Göz göze geldiğimizde gülümsedi. Ayağında spor ayakkabılarla esas duruşunu gösterip selamladı beni. ‘Komutanım günaydın’ dedi. Ben de selamını aldım. Bir kaç saniye için tekrar asker olmuştuk çünkü birbirimizi sadece o şekilde tanıyorduk. Ardından kucaklaştık ve biraz sohbet ettik. Askerlerimden başka birisiyle bir kez daha karşılaşma fırsatım olmadı.

Mesleğim olan iç mimarlığın önemli bir kolu olan şantiyecilikte uzun süreler geçirdim. Bütün gün ekiplerin başında durmak suretiyle işleri yönettim. Askerlik sonrası ilk şantiyemi yaparken fark ettiğim detay, her ne kadar benim askerlerim olmasa da, çalışan ekiplerin askerliğini yapmış o çocuklardan oluştuğuydu. Artık sivil kıyafetler giyiyorduk ve sivil işleri yapıyorduk ama tuhaf bir şekilde ortam askeriyedeki gibiydi. Belirli mesai saatlerinde çalışan işçiler, başlarında duran ve işi organize eden bir iç mimar, yemek saatleri, çay saatleri, çay saatlerinde işçilerle oturup çay içen ve sohbet eden iç mimar. Askerken yazdığım ajanda çoktan dolmuştu ama ben yeni ajandalara yazmaya devam ediyordum. O dönemde yazdıklarımda ordu düzeninden etkilendiğim açıkça belli olur. Şimdi ise gittiğim kentlerde tanıştığım insanlardan ilham alıyordum. Çok eğlenceliydi. Bu sefer ağaç diken askerlerin başında değil ama kaynakçı ustaların başında. Dedim ya sivil olmamız dışında yine asker gibiydik. Memnun olduğumu söylemeliyim zira o günleri zaman, zaman hatırlayıp özlediğim olmuştur. Bittikten sonra hep güzel taraflarını hatırlarsın ya olayların. Ölüm ile burun buruna gelebileceğin bir operasyon bölgesinde olmadığın sürece askerlik de öyledir işte.

Yine o şantiye günlerinden birisiydi. Yıl 2011 olmalı. Rüzgarların Ötesinde kitabımı toparlayıp bitirdiğim sene. Modern alt ve üst yapısıyla her zaman hayranlığımı kazanmış Bursa kentindeydim. Akşam olmuştu ve alış veriş merkezi inşaatında neredeyse kimse kalmamıştı. Teslim tarihi yaklaştığından, kaynak ustası bir çalışanımla beraber mesaiye kalmıştık. Bu gece duvar demir bölüntü işlerini tamamlayacaktık. Tabi ben elimde proje işe yön verecektim, o da yapacaktı. Gerçi tez canlıyımdır babam gibi. Çok el atıp malzeme taşımışlığım ve ustalara yardım etmişliğim vardır. Bir keresinde şantiye şefi yaptığımız mağazayı ziyaret ettiğinde, ustalarla beraber duvar bölüntü malzemesi taşıyordum. Yetkili kişiyi sordu şantiye şefi. Yanına gittim. Şöyle bir beni süzüp, ‘Usta demedim’ dedi ‘Başınızdaki mimarı sordum.’ Gülümsedim. Çalışanların başındaki kişi olduğumu anlamamış olması benim için gurur verici mi yoksa aşağılayıcı mı olmalı diye geçirdim içimden. Sonra gurur verici olduğuna karar verdim. ‘Başımızda mimar yok’ dedim. ‘Neye göre çalışıyorsunuz o zaman?’ diye sordu. ‘Benim dediklerime göre’ dedim. ‘Ben iç mimarım.’ Adam şaşırdı. ‘Sizi sordum ya işte’ dedi kekeleyerek. ‘Mimarı sordunuz’ dedim. ‘Ben iç mimarım’ Aslında ne olduğumun bir önemi yoktu o ortamda ama kendine olan güvenini ukalaca bir tavırla sergilemesi hoşuma gitmemişti. Kısaca bir kaç teknik soru sordu mahcup bir tavırla ve sonra yanındaki ekip arkadaşlarıyla oradan ayrıldı.

Dedim ya bir usta bir iç mimar çalışıyorduk o gece şantiyede. Ne şantiye şefi ne başka biri kalmıştı. Usta ilerleyen saatlerde mola verip cebinden bir sigara çıkarttı. İçmediğimi biliyordu ama bana da ikram etti kibarlık gereği. Sonra sohbet etmeye başladık.
‘Biliyor musun Cem bey’ dedi, bu alışveriş merkezinin ardındaki tepelerde rahmeti dedemin yaşadığı bir köy var.’
‘Öyle mi?’ dedim ‘Nasıl bir yer?’
Sigarasından bir fırk aldı.
‘Çocukluğum orada geçti. Hayaletli köy diyorlardı ama oraya. Hala da öyle diyorlar gerçi’
İlgimi çekmişti. Merakla anlatmasını istedim. Merakım onu da keyiflendirmişti. Başladı anlatmaya.
‘Dedem bir gece kuyudan su çekmeye çıkmış. Sonra kuyunun başına vardığında bir karaltı görmüş. Köydeki arkadaşlarından birisiymiş bu. Bu saatte ne yapıyorsun burada diye sormuş buna’ diyerek devam etti usta. Hikaye bittiğinde sessizlik oldu şantiye içerisinde. Dışarıdaki tali metal kapılardan birisi gıcırdadı. Usta o karanlıkta sigarasından bir fırk daha çekti. Bu sefer derin bir fırktı bu.
‘Korktun mu Cem bey?’ diye sordu keyifle. Yüzümdeki ifadeyi korkma ifadesi olarak algılamıştı ama ben anlattığı anonim hikayeyi çoktan derleyip toparlamaya başlamıştım kafamda.
‘Ustam’ dedim ‘Ben bir kitap yazıyorum. Dedenin yaşadığı bu olayı kitabımda kullanmak isterim. İznin olur mu?’
Bu sefer şaşırma sırası ondaydı.
‘Olur’ dedi ‘Ancak kitap basıldığında bana da bir kopya hediye edeceksin. İmzalı istiyorum’
O gece geç gittim kaldığım otele. Sabah tekrar şantiyeye dönecektim ama o hikayeyi yazmadan uyumam düşünülemezdi. Bir duş alıp, Bursa'nın rengarenk otel tabelalarıyla dolu caddesine bakan penceremden içeriye dolan rüzgarı göğsüme çekerek başladım yazmaya.

Kürküme sarınıp dışarıya çıktım. Etraf zifiri karanlıktı. Zamanla gözüm karanlığa alıştı. Hanın biraz ilerisindeki çeşmeye doğru yürümeye başladım. Rüzgâr insanın içine işliyordu. Çam ağaçlarının arasında gezinen sert rüzgâr çok ürkütücü uğultular çıkartıyordu. İçim ürperdi birden. Sonra güldüm kendi kendime. Bu kadar yaşadığından sonra ağaçlar mı seni huzursuz etti Xhales diye geçirdim içimden. Feneri kaldırdım havaya doğru. Önüme tutup çeşmeye doğru yürüdüm. Sonra çeşmenin başında birisinin olduğunu gördüm. Olduğum yerde çakılıp kaldım. Kim olduğunu algılamaya çalıştım. Benim için bile çok karanlıktı. Sağ elim kılıcıma gitti. İçimi rahatsız edici bir his kapladı. Yavaş adımlarla tekrar yürümeye başladım. Yaklaştıkça çeşmenin başındaki siluetin Helernsia olduğunu gördüm. 

8 Mart 2017 Çarşamba

ARKADAŞLAR


Zaman çok hızlı akıyor. ‘Rüzgarların Ötesinde’ bu yıl on beş yaşına bastı. Tek bir kitap sığmadı tabi bu yıllara. İkinci kitabı da neredeyse bitirmek üzereyim. En azından ben öyle olduğunu düşünüyorum ama belki de daha yarısına bile gelmemişimdir. Kim bilir? Bunca zaman içerisinde ilk kitabı eşim Pelin iki defa okudu. İlk okumasından sonra iki ayrı yeni bölüm yazmamı istedi. Siparişle bölüm yazmak çok keyifliydi çünkü biri hikayenizi öğrenip daha fazlasını duymak istediğinde, bu durum işinize yoğunlaşmanıza fazlasıyla yardımcı bir unsur oluyor. İki bölümü de yazdım tüm detayıyla. Birinde cüce diyarı Thronbaad’ın nasıl bir yer olduğunu anlatmamı istedi. Diğerinde ise kanatlı prens Tharen’in izci ekipten ayrılıp kendi ülkesi Xheviteria’ya döndüğünde neler yaptığını anlatmamı istedi. Masa başına oturup bilgisayarımı açtığımda daha önceden aklımda hayalimde olmayan detayları yazdım. Bazı yerlerini beğenmedi. Hiç sormadan sildi attı. Ona güvendiğim için ses etmedim. Fazlasını isteyen, beğenmediği yerleri kırptığında da eminim bir bildiği vardır diye düşündüm.
                                                                                                 
Pelin ile sınırlı kalmadı okuma seansları. Çocukluk arkadaşım Orhan, kitabımı okuyan ilk kişi unvanına sahip. Edebiyatla inanılmaz derecede iç içe olan bu kardeşimin kitabımı okuması benim için inanılmaz bir şanstı. Bitirdiğinde yorumu aynen şöyle oldu. Muhteşem, haince planlanmış ve hatta gaddarca. Böylesine keskin hatlarla belirlenmiş bir özet cümlesi beni gerçekten çok gururlandırdı. Nasıl teşekkür etsem bilemedim. Sonra kardeşim Cenk okudu. Edenthreida ordusu için beş bin kişi demiştim ama o, sayılarını detaylı verdiğim birlikleri tek, tek toplayıp beş bin üç yüz kişi olduklarını fark etmişti. Doğrusu okuyanların bu kadar ciddiye alacağını düşünmemiştim. Çok şanslıydım. Ardından Uğur adında bir arkadaşım okudu kitabımı. Bitirdiğinde bir süre üzerinde sohbetler ettik. Anlatırken öyle heyecanla ve keyifle aktarıyordu ki aklındakileri, bu iş oldu dedim. Özellikle cüce diyarını koruyan hayalet ejderha ile ilgili detaylardan bahsederken gözlerindeki heyecanı şaşkınlıkla izledim. Fantastik kurgu seven nadir insanlardan olumlu geri bildirim almak çok keyifliydi. Sonra Barış isminde bir arkadaşım okudu. O da cesurca bazı değişiklikler istedi kitap içerisinden. Çok sevmişti ve daha güzel olmasını istediği için söylüyordu bunları. ‘Troundhorph ormanında yaşayan kurt kız, kuzey diyarların sarışın mavi gözlü hatunlarından olmamalı’ dedi. ‘Çekik gözlü Asyalı bir karakter olmalı.’ diye ekledi. İnanılmaz mutlu oldum. Yazar olan Alper isminde bir arkadaşım var. Gerçekte var olup olmadığından şüpheye düşüyorum bazen çünkü öyle kritik zamanlarda öyle kritik bildirimlerde bulunuyor ki, üstü kapalı gibi görünen açık mesajlar veriyor bana. Rüzgarların Ötesinde kitabımı hiç okumadı. Buna rağmen tüm detayları ile okumuş gibi destekliyor beni. Adeta biliyor ne yazdıklarımı ve gelecek görüyor yazdıklarımda. Teknik ve kritik bir kaç başka konuda bana destek veriyor. Çok merak ettim neden beni böylesine desteklediğini. Sordum bir gün. ‘Sen süper bir adamsın abi.’ diye cevap verdi. Herhalde daha kapalı bir cevap olamazdı. ‘Nedir beni süper yapan?’ diye sormadım. Süper olduğumu düşünmüyorum ama Alper’in gördüğü o küçük ışık her ne ise, onun yaşamasını istiyorum. Çok derin bir adam. Sonsuz güveniyorum ona. Öyle ki, sadece beni analiz edip, nasıl bir kitap yazmış olabileceğimi aklında oluşturabiliyor. Belki de gerçekten biliyor. Dedim ya gerçekte var olup olmadığından şüpheye düşüyorum diye. İnanılmaz bir durum. Nadir insanlar bunlar. Bir şekilde tanıştığım ve arkadaşım olduğu için çok şanslıyım.

Arkadaşlarımın ve eşimin kitabım üzerinde büyük etkisi var. Devam etmekten vazgeçmek için elli tane bahane uydura bilirdim kendime. Onların yaklaşımı ve inancı, bütün bahaneleri ve engelleri bertaraf etmeme sebep oldu. Yazdıklarımı okuduğunda heyecan duyan insanları görmek, bir yazar adayı olarak bana güç veriyor. Öyle ki, ikinci kitapta benim için bile fazla olan bazı cesur hamleler yaptım. Türkiye’den bir yayın evi, ikinci kitap için yazdıklarımı görseydi, eminim ki onun birinci kitap olmasını isterdi. Oysa ben buna asla razı gelmem. Zaten ne değerlendirmelerini ne de yayınlamalarını istemiyorum artık. Sevgili Alper’in yaptığı bir paylaşımda, Hannibal Barca’nın dediği gibi,

Ya bir yol bulacağız,
Ya da bir yol açacağız.

15 Kasım 2016 Salı

BAŞLANGIÇ


2001 yılında kış mevsimi Ankara'da pek bir çetin geçmişti. Kent merkezi bir yana, çevre semtler olduğu gibi kar altına gömülmüştü. Yedek subay rütbesiyle askerlik yaptığım Beytepe Jandarma okullar komutanlığının olduğu mevki fazlasıyla yüksekte kalan bir bölgedeydi. Kar yağdığı zaman oraya bir başka yağıyordu. Akşamları servisler tren vagonları gibi uzun kuyruklar oluşturuyor ve hava şartları nedeni ile mesai saati sonrası okulun tahliyesi epey uzun sürüyordu. Bir akşam yine görev yaptığım Hizmet bölüğünün asker yemekhanesinin camından bu çileyi izlerken, bir taraftan da elimdeki ajanda açık vaziyette, bir şeyler karalamaya hazırlanıyordum. O akşam ilham perileri beni pas geçmişlerdi. Tek bir çizgi bile çizmeden kapattım kapağını. Ajandanın kılıfı, üzerimdeki haki renk eğitim kıyafetinin kumaşından yapılmıştı. Pek bir modaydı bu ajanda kılıfları rütbeliler arasında. Okulun terzi atölyesindeki ustalar dikiyorlardı bunları. Bir tane de benim için dikmişlerdi. Çok sevmiştim ve bir aksesuar gibi hiç yanımdan ayırmıyordum. Bir sürü desen çizecektim içerisine. Ejderhalar, savaşçılar, şövalyeler çizecektim. Kalktım yerimden. Birlik içerisindeki misafirhanede kalmayı tercih etmemin ne kadar doğru bir karar olduğunu bir kez daha anlamıştım o uzun servis kuyruğuna son bir kez daha bakarken. Ardından sessiz yemekhanenin içinde, masaların arasından geçerek dışarıya doğru ilerledim. Gidip biraz dinlenme vaktiydi.

Kış çetin geçti ve sonunda ilkbahar geldi. İlkbahar beraberinde saha çalışmalarını da getirecekti. Emrime verilen elli asker ve bir kamyon dolusu çam ağacı ile sahaya indim. Bana eşlik eden, aynı zamanda Orman Mühendisi olan asteğmen arkadaşımla beraber, bize gösterilen bölgelere ağaç dikmekten sorumluyduk. O, mesleğini icra etmek suretiyle bölgedeki uygun noktaları belirleyip bize gösteriyordu. Ben de askerlerin ağaçları dikmelerini sağlıyordum. Gün sonunda kamyon kasasında kalan son ağaç benim olurdu. Askerler öyle istiyorlardı. 'Bu da senin ağacın olsun komutanım' diyorlardı. Ben de onları kırmayıp kolları sıvıyordum. Önce çukuru açıp sonra komutan ağacını dikiyordum. Bu, onların gözündeki saygınlığımı da arttırıyordu. Beni seviyorlardı ve saygıda kusur etmiyorlardı. 

Bir gün yine arazide öğlen yemeği arası verdiğimizde, ajandamın kapağını açtım. Dev bir savaşçı çizdim. Çevresinde de ona saldıran paralı askerler resmettim. Peşinden yan sayfaya, resimde olan olayı yazmaya başladım. Bir sayfalık kısa bir açıklama gibi bir yazı olmuştu bu. Sonra çizdiğim karakterlerin altına isimler yazdım. O anda aklıma gelen isimlerdi bunlar. Gülümsedim ve ajandayı kapattım. Çalışmaya devam etme zamanıydı. Ertesi gün tekrar açtım ajandayı. Sayfayı çevirip yeni bir resim çizmeye yeltendim ama ilham perileri yanımda olmalarına rağmen beni farklı yönlendirmeyi tercih etmişlerdi. Çizmek yerine bir sayfa önce yazdıklarımı devam ettirdim. Hiç bir yere varmayacağını geçirdim aklımdan zira ortada somut bir konu dahi yoktu. Yine de yazmaya devam ettim. Birden fikirler uçuşmaya başladı. İlk bölümün ilk paragrafından başlamak üzere yazmaya başlamamıştım ama belki de tam ortada olacak bir bölümün çevresinde şekillenen yeni bölümler gün yüzüne çıkmaya başlamıştı. Bu süreç bir ay kadar sürdü. Ardından konunun ana hatları tümden oturmuştu. Artık bir kitabım olmaya başlamıştı. Heyecanla yazıyordum. Aralara da çizimler yapmaya devam ediyordum. Askerlik görevim bittiğinde, elimde iki ajanda dolusu doküman birikmişti. Eve döndükten sonra ise, işe başlamamı ve evlenmemi kapsayan iki yıllık dönemde, o iki ajanda çalışma masamın çekmecesinde sessizce beni bekleyeceklerdi. 

14 Kasım 2016 Pazartesi

ÇİZGİ ROMAN


Üniversite hayatı, kardeşimin de benimle aynı üniversiteyi kazanıp Eskişehir'e gelmesiyle daha keyifli bir hal aldı. Evimiz artık öğrenci evi değil aile evi olmuştu. Ev arkadaşımız Şafak, bizden daha büyük olduğu için hepimiz için bir ağabeydi. Keyifli sohbetler yapıyorduk uzun geceler boyu. Bu sohbetlere sınıf arkadaşım Barış, iletişim fakültesinden ve aynı zamanda yazlıktan arkadaşımız olan Onur'da dahil oluyordu. Bazen bütün gece uyumuyorduk.

Bir gün Animasyon bölümündeki bazı öğrencilerin çizgi roman çıkartma fikri ile harıl harıl çalıştıklarını öğrendik. Neden biz de bir çizgi roman dergisi hazırlamıyorduk ki? Çok eğlenceli görünüyordu. Adamlar çok ciddiydiler. Aralarından ismi Yıldıray olan ile tanıştım. Heyecanla onlar gibi bir dergi hazırlamayı istediğimizi söyledim. Bana 'Biz profesyonel çalışıyoruz.' dedi. Adam öyle ciddi söylemişti ki bu sözü, kendimden şüphe ettim. Bizim İç Mimar adayları olarak haddimize değildi çizgi roman çizmek. O zaman 'Hadi be!' diye geçirmiştim içimden. Yıllar sonra gerçekten haddimize olmayacağını öğrenecektik. İlk heves ettiğimiz gibi ilerlemeyecekti işler. Sıkılacaktık. Oysa Yıldıray ve Mahmut, Amerika'da DC Comics için çalışan çizerler olacaklardı. O zaman bunu kestiremiyorduk tabi. Biz de istiyorduk bir çizgi roman dergisi yapmayı. Onur'un hiç işi olmazdı böyle işlerle. Şafak ise hedefleri olan bir adamdı. İç Mimarlık bölümünü en iyi derece ile bitirip işine bakmanın peşindeydi. Başardı da. Barış, ben ve kardeşim Cenk toplandık bir masanın başında. Biz de çıkartacaktık bir çizgi roman dergisi. Üçümüz de harıl, harıl çalışmaya başladık. Çok disiplinsiz bir çalışma olduğunu şimdi görebiliyorum. Ne bir senaryo, ne de bir eskiz çalışması vardı önümüzde. Doğrudan mürekkebi alıp ilk kareden başlamıştım çizmeye. Çizdikçe çıkacaktı hikaye ortaya. Yıldıray'ın profesyonel olmak dediği kavram burada devreye giriyordu. İşe profesyonel yaklaşmadık biz. Kendimize itiraf etmesek de sadece fikrin kendisi heyecan verici olduğu için bu işe girişmiştik. Cenk aramızda çizim eğitimi hiç olmayan tek üyeydi ama adam ruhu kağıda iyi yansıtıyordu. Derginin ilk sayısı yayınlandığında, özellikle animasyon bölümünde okuyan arkadaşlarımız tarafından en çok ilgi gösterilen Cenk'in çizdiği o tek sayfalık hikaye olacaktı. Bu arada animasyon bölümünden Ozan ve Mahmut'da bize destek verdiler. Mahmut arka kapak için bir resim çizmiş, Ozan ise kendine has espri anlayışı ile süslediği kült hikayelerinden birisini bizlerle paylaşmıştı. Grafik bölümünde okuyan yine Barış isminde bir arkadaşımız da bizim için çizdiği ve intihar konulu iki sayfalık çizgi romanı ile aramıza katılmıştı. İlk sayıyı o zamanın parası ile altmış bin lira vererek matbaada bastırdık. Bu ücret büyük bir paraydı ve masrafları Barış ile bizim babamız karşılamıştı. Matbaa yüz tane basmıyordu tabi. Bir kezde en az bin tane basılması gerekiyordu. Bin tane dergiyi kim okuyacaktı ki? Olsun dedik ve bastırdık. Üşenmeden hepsini şeffaf naylon poşetlere koyup bantladık. Dergi satışları ile ilgili en akılcı ve gerçekçi yorum, Onur'dan gelmişti. 'Bu kadar dergiyi kim okuyacak oğlum, hadi Onur aldı bir. Sonra?' Dediği gibi de oldu. Onur aldı bir. Sonrası epey zor oldu. Yine de hevesimizi kırmadık. Temel sanat öğretmenimiz Faruk Atalayer tereddüt etmeden cebinden para çıkartıp dergiyi satın alan tek öğretmenimizdi. O dergi tam dört sayı yayınlandı. Sonuncu sayıyı o zaman kız arkadaşım, şimdi eşim olan Pelin yayınlamıştı. Yeni ekibi o kurdu. Ben sadece kapak resmini çizdim. 

Aradan yıllar geçti. Dergi için çizdiğim çizgi roman, başı sonu belli olmayan bir hikayeydi. Zamanla bir yerlere gelecek diye düşünmüştüm ama dergi kısa ömürlü olunca o da rafa kalktı haliyle. Yedek subay rütbesi ile askerlik yapacağım Ankara'da ajandamı elime alıp kitap yazmaya karar verdiğimde ise, çizgi romandaki hikaye tekrar canlanacaktı. Tüm karakterleri ve detayları ile değil ama, kara büyü ile bağlanmış bir ormanda araştırma yapan iki isimsiz şövalye, Rüzgarların Ötesinde kitabıma şövalyeler Anthalus ve Anthales olarak dahil olacaklardı. Bunun yanında kanatları olan sarışın ve öfkeli bir prenses vardı çizgi romanımda. Gölgeleri yönlendirerek rakiplerini alt eden bir dişi karakter daha hatırlıyorum. Onlar kaybolup gittiler ama şövalyeler o isimsiz ve başı sonu belli olmayan amatör çizgi romandan sıyrılıp kitabımda yer almayı başardılar. 

'Edenthreida kralının en güvendiği iki şövalyesi Anthalus ve Anthales, Karanlık Ormanın derinliklerine dalmışlardı bile. Eğitimlerinin en zor dönemlerini geçirdikleri, cesaretlerini sınadıkları Karanlık Orman, şimdi her zamankinden daha karanlık görünüyordu. Hiç bir ses hatta hayvan sesi bile yoktu. Domuzlar dahi kaybolmuştu. Oysaki her tarafta taze izleri vardı ve aynı zamanda onları izleyen bir takım başka tuhaf izler de mevcuttu.' 

13 Kasım 2016 Pazar

KÖKLER


Doksanlı yıllar, üniversitede olduğum dönemdi. Eskişehir Anadolu Üniversitesi, Güzel Sanatlar Fakültesinde öğrenim görüyordum. Olmam gereken yer Animasyon bölümüydü ama kader beni İç Mimarlık bölümüne yönlendirmişti. Fakülteye girmek üzere bir yıl hazırlandığım özel yetenek sınavında bir öğretmen, çizimlerimi çok beğenmişti ve onun sınav sırasında bana ve çizdiklerime olan yaklaşımlarından, sınavı kazanacağımı hissetmiştim. 'Neden kompozisyonun arkasına duvar çizmiyorsun?' diye sormuştu bana. Ben de 'Gölge çizeceğim objelerin ardına. O şekilde belli edeceğim duvarı' demiştim. 'Haaaaaaa' dedi ve iki elini ardına bağlayıp masamdan uzaklaştı. Bir gün sonra listeler asıldığında, en yüksek puanla kazandığımı görmüştüm fakülteyi ancak Animasyon Bölümünü değil İç Mimarlık bölümünü kazanmıştım. Listenin en tepesindeki ismimi gördüğümüzde babamla beraber hem çok şaşırmıştık, hem de çok sevinmiştik.

Zaman hızla geçti ve okulun açılacağı gün geldi. Bizi neyin beklediğini bilmiyorduk şüphesiz ama o bekleyenlerin arasında en zorlu olanı Faruk Atalayer öğretmenimizin Temel Sanat Eğitimi ismi verilen dersi olacaktı. Bu dersi Animasyon Bölümü ve İç Mimarlık bölümü olarak hep beraber tek sınıfta alacaktık. Sınıfa ilk geldiğinde bu öğretmenin, sınav sırasında çizimlerimi ilgi ile takip eden öğretmen olduğunu gördüm. Daha sonra karşılıklı ilk sohbetimizde, benim İç Mimarlık bölümünü kazanmış olduğumu duymaktan memnun olmamıştı. Beni Animasyon bölümünde istiyordu ama üzerinde fazla da durmadı. Olan olmuştu bir kere. İlk derste bize ilk söylediği söz, 'Erkekler zengin bir kadın, kızlar da zengin bir erkek eş bulsunlar. Beni boşuna uğraştırmayın. Şimdi derhal bırakın gidin. Kalacaksanız bu eğitimin zorluğuna katlanacaksınız.' İçim buruldu biran. Lisedeki despot düzenin geri geldiğini düşündüm ve aynı sıkıntıyı üniversitede de çekeceğime inandım. İlk günler alışamadım yeni düzene. Faruk öğretmen içeriye girdiğinde ayağa kalkmaya yelteniyordum. Oysa üniversitede bu gerekli görülmüyordu. Asker gibi yetiştirilmiştik bu yaşa kadar. Durum farklıydı burada. Kimse bizi zorlamayacaktı. Üniversite, gerçekten bir meslek sahibi olmak isteyenlerin yeriydi. Yaparsan da yapmazsan da kendineydi. Bu doğrultuda mesajı ilk cümlede vermişti. Faruk öğretmenin ağzından dökülen bu ilk cümleleri o anda anlamamız beklenemezdi şüphesiz zira öylesine tecrübesizdik ki.

Temel Sanat Eğitimi, Güzel Sanatlar Fakültesi'nin olmazsa olmazıydı. Bu dersi geçemez isen bir üst sınıfa da geçemezdin. Görebildiğim kadarı ile sınıftaki kimse zengin bir eş bulmayı tercih etmedi. Kısa süre sonra pişman olacaktık zira Faruk öğretmen bizi inanılmaz bir ödev yağmuruna tutacaktı. Gün içerisinde yapılan çalışmalar bir yana, bir o kadar da evde çalışmamız için ödev veriyordu. Ders sırasında da biz çizerken bir yandan engin bir derya gibi sonsuzluğa uzanan bilgi birikimini bizlerle paylaşıyor, bizlerden gerçek sanatçılar ortaya çıkartmak için çabalıyordu. Ağzımız açık dinliyorduk anlattıklarını. Çılgın bir adamdı. İnanılmazdı. Basit hayatlarımız için öylesine özel bir tecrübeydi ki bu, zamanla büyüsüne kapılıp kaybolmuştuk bile. Ödevler ağır gelmemeye başladı. Sürekli ama sürekli çizim yapıyorduk.  'Akşam eve giderken sarı gassap kağıdı gibi olan kağıtlardan alacaksınız beş tane. Sonra da onlara haaart haart diye çizgi çalışması yapacaksınız kara kalem ile' diyordu bize. Yapıyorduk dediğini. Sene sonuna doğru bize eksik ödevlerimizi sezon bitmeden tamamlamamız gerektiğini, aksi taktirde sınıfı geçemeyeceğimizi söyledi. Sınıfta sessizlik oldu. Birbirimize baktık. Faruk öğretmenin asistanları hepimizi gözleri ile süzüp hain hain gülümsüyorlardı. Düşüncelerimizi okuyorlardı adeta. Öyle çok ödev yapmıştık ki, yapılmamış olanların listesini tutmuş olması imkansızdı. Yoksa değil miydi? Üzerinde pek durmadık ve çalışmaya devam ettik. Bir bayram tatilinde bize öyle bir ödev verdi ki, hepimiz isyan ettik. Yapamayız dedik. Sigarasından derin bir fırk çekti. Sonra öfkeyle 'Bu ödevi yapmayana kök söktürürüm' dedi sesini yükselterek. Konu kapanmıştı. Bayram tatilinde o hepimizi dehşete düşüren detaylı çizim ödevi yapılacaktı.

Sene sonu geldiğinde Faruk öğretmen ve iki asistanı sınıfa geldiler. Ellerinde bir tomar kağıt vardı. Herkesin ismini okumak suretiyle kürsüye çağırdılar. Kürsüye çıkıp kağıdını alan dehşetle irkiliyordu. Eksik ödevlerin listesi tutulmuştu. Benim tam yüz yirmi adet eksiğim vardı. Bu kadar eksikle hiç bir şey çizmediğimi düşünebilirsiniz. Oysa az uykusuz gece geçirmemiştim Eskişehir'de. Hatta hiç unutmam bir akşam üzeri yine sınıftayız. Faruk öğretmen bize 'Akşam bilardo oynayalım' dedi. 'Oynayalım ama bir sürü ödev verdiniz' dedik. Güldü. 'Ben bilmem' dedi 'Bilardo da oynayalım ödevleri de yapın' Bu şartlar altında eksikler bu kadar ise yaptıklarım ne kadar siz düşünün. Tüm listeler dağıtıldığında hiç birimizin o andaki ortamda sınıfı geçemeyeceğini fark etmiştik. 'Hepiniz bütünlemeye kaldınız' dedi Faruk öğretmen. İki ay sonra bu ödevleri eksiksiz getireceksiniz ve herkes yaz sıcağında denize girerken burada bütünleme sınavı yapacağız'

Bir kaç hafta sonra Armutlu sahilindeki yazlığımızın balkonunda kendimi temel Sanat Eğitimi ödevlerini çizerken buldum. Herkes denize giriyordu ve ben çizmeye devam ediyordum. Sonra bir telefon çalma sesi duydum. Evde telefon yoktu. Sonra bir baktım ki yazlık sitenin bahçesinde bir telefon kulübesi var. 'Bunu da ne zaman getirmiş koymuşlar?' diye sordum kendi kendime. Telefon ısrarla çalıyordu. Kalemi kağıdı bırakıp aşağıya indim. Kulübeye gidip telefonu açtım. 'Alo?' dedim tedirgin bir ses tonuyla. 'Boşuna uğraşma' dedi karşıdaki ses. 'Mümkün değil yetiştiremezsin. Bu sene sınıfta kaldın!' Faruk öğretmenin sesiydi bu. Dehşete kapılmıştım. 'Vallahi billahi yetiştiriyorum çok az kaldı' dedim. Telefon kapanmıştı. 'Alo!' dedim acıyla ve yerimden fırladım. Hala balkon daydım. Kağıtlar oraya buraya uçuştu. İnsanlar denize girmeye devam ediyordu. Aşağıya baktım. Telefon kulübesi filan yoktu orada. Bu nasıl bir rüyadır? Günler birbirini kovaladı. Bütünleme günü geldi. Bize çok zor olmayan bir kompozisyon verdi Faruk öğretmen. Futbolcuların ter atma idmanı gibi düşünebilirsiniz. Asıl olan ödevler olmalıydı. Masalarımızı tek, tek gezip listeden kontrol ediyordu eksik var mı diye. Yanıma geldiğinde 'Nasıl gidiyor bakalım?' diye sordu. 'Hepsini bitirdim' dedim. 'Aferin' dedi. 'Fakat çok endişelendim ve hatta sizi rüyamda gördüm' dedim. Bir kahkaha attı. 'Nasıl gördün?' diye sordu. Anlattım. Onu hiç böyle görmemiştim. Gerçekten de neşeyle gülüyordu. Sonra ciddileşti. 'Size kök söktüreceğimi söylemiştim' dedi.

O sene hepimiz geçtik sınıfı ama inanılmaz bir temel sanat eğitimi almıştık ve bu türden bir eğitime tabi olduğumuz için çok şanslı olduğumuzu hala anlayacak kapasitede değildik. Bu bir senelik dönem, çizim konusunda elimi çok güçlendirdi. Fakültede okuyabilmek adına girdiğim sınavda çizdiklerim, çocuk resimleri gibi kalıyordu artık. Faruk Atalayer, sanatçı olmayı gerçekten isteyenlerin önünü kırbacıyla acı vererek açan, ülkenin en aydın insanlarından biriydi. Hala da öyle.